hayat sürprizler yumagi - Blogcu - Sayfa 2



hayat sürprizler yumagi

Temmuz 11, 2006

BAŞARI

BAŞARI NE DEĞİLDİR?
Toplumun gözünde başarı iyi maddi gelir getiren bir kariyer,
büyük bir ev,
lüks bir araba,
uzak doğuda lüks otellerde tatil,
diğer insanlara zarar vererek para kazanmak,
sevdiği insanları her anlamda aldatmak ve bununla övünmek,
karşılık beklentisi içinde sevmek, vermek ve insanları borçlandırarak onlara her istediğini yaptırmak veya yaptırmaya çalışmak,
korku vererek saygı kazanmak,
herkesteki en kötü yönü ortaya çıkarmaya çalışarak insanları sindirmek,
sadece maddi ölçülerde yüksek değerlere sahip olmak
DEĞİLDİR.
 
BAŞARI NEDİR?
 
Sık sık gülmek ve çok sevmektir,
akıllı insanların saygısını ve çocukların sevgisini kazanmaktır,
dürüst eleştirmenlerin onayını almak; sahte dostların arkadan vurmalarına dayanmaktır,
güzel ve iyi olanı sevmektir,
herkesteki en iyiyi bulmaktır,
karşılık beklemeyi hiç düşünmeden kendiliğinden vermektir,
geride ister sağlıklı bir çocuk, ister kurtarılmış bir ruh, ister bir parça yeşil bahçe, ister iyileştirilen bir sosyal durum bırakarak dünyanın iyileşmesine katkıda bulunmaktır,
gönlünce eğlenmek ve gülmek,
kendinden geçerek şarkı söylemektir,
tek bir kişi bile olsa, birinin sizin varlığınızdan ötürü daha rahat nefes aldığını bilmektir.
 
İşte bu, BAŞARILI OLMAKTIR.
 
 
                                                                                                              Ralph Waldo Emerson


Temmuz 11, 2006

Beni sever misin?

Kapıdan içeri girer girmez neşeyle bağırdı:
"Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu?"
"Görmüyor musun? Telefonla konuşuyorum."
Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu.Her şey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda.Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hiç yer kalmıyordu. Nerelere gitsindi? Annesi kapattı telefonu. Mutfaktan tencere kaşık sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti:
"Sana yardım edeyim mi?" dedi en sevimli halini takınarak.
Annesi manalı manalı baktı:
"Hayırdır. Bir yaramazlık filan. Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten."
Yorgunluk nasıl bir şeydi? Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır
"Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni" diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi.
Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, niçin annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu.
"Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor."
"Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum."
Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum. Yorgun olduğumdan. Böyle yorgun yorgunken...
"Anneciğim sen yorulma diye..."
"Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz."
"Hani siz yoruluyorsunuz ya..."
"Eeee...."
"Ben de oynamaktan yoruluyorum."
"Ne yapayım?"
"Bilmem..."
Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı.
Işıklar söndü birden.
Annesi öfkeyle söylenmeye başladı:
"Mum da yok" diye söylnerek karıştırdı dolapları el yordamıyla. Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü. Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını. Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki elini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı.
"Bak deli tavşan" diyerek parmaklarını oynattı. Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda. Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü o minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşça kanepeden aşağı sarktı.
Neden sonra ışıklar geldi. Kadın çocuğun hiç konuşmadığını fark etti birden. Kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı. Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini.
Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu. Çocuk sanki bu öpücüğü bekliyormuşçasına:
"Işin bitince beni sever misin anne?" dedi.
Kadın, sevilmek için randevu isteyen çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı.

Temmuz 11, 2006

Küçük Zenci ve Balonlar*Alıntıdır*

Küçük bir zenci çocuk, kentin büyük sergisinde bir satıcının elindeki balonları seyre dalmıştı. Her renkten ve her biçimden balonlar ışıl ışıl boşlukta parlıyordu.
 
Derken aniden kırmızı bir balon, kazara kurtularak havada uçtu, uçtu, uçtu ve sonunda aşağıdan seçilemeyecek denli yükseldikten sonra gözden kayboldu.
Bu manzarayı seyretmek için öyle bir insan kalabalığı toplanmıştı ki satıcı bir tane daha bırakmanın iyi bir reklam olacağını düşünerek havaya parlak sarı renkte bir balon daha bıraktı. Arkasından bir tane de beyazını çözdü.
Küçük zenci, olduğu yerden büyük bir hayranlık içisinde, ardı arkasına uçan balonları bir süre daha seyrettikten sonra:
"Baloncu amca" dedi. "Acaba bir de siyah renk bıraksaydınız, ötekiler kadar yükselir miydi?"
Baloncu amca anlayışlı bir bakışla çocuğa gülümseyerek,siyah renkli bir balonu boşluğa doğru bırakırken yanıt verdi:
"Yavrum bizi yükselten şey dışımızdaki renk değil; içimizdeki cevherdir."

Temmuz 11, 2006

Diplomasi *Alıntıdır*

Adamın biri Afrika'da safariye çıkarken yanına minik köpeğini de almış. Minik köpek, ormanda dolaşıp kelebekleri kovalar çiçekleri koklarken kaybolmuş. Ne yapacağını düşünürken bir de bakmış ki karşıdan bir leopar geliyor ve belli ki günlük yiyeceğini arıyor "Şimdi başım dertte" diye düşünmüş minik köpek. Etrafına bakmış yerde kemik parçalarını görmüş. Hemen arkasını leoparın geldiği yere dönerek kemikleri kemirmeye başlamış, bu arada da arkadaki hareketi kestirmeye çalışıyormuş. Leopar tam saldıracakken minik köpek kendi kendine konuşmuş; "Ne kadar lezzetli bir leoparmış. Acaba etrafta bundan bir tane daha var mı?"
Bunu duyan leopar bir anda donmuş kalmış ve en yakındaki ağaca tırmanarak dalların arasına saklanmış. "Tam zamanında kurtardım yoksa bu köpeğe yem olacaktım" diye düşünmüş leopar. Bütün bunlar olup biterken bir başka ağacın
üstündeki bir maymun olanları izliyormuş. Bildiklerini kullanarak bundan sonra leopardan kurtulabileceğini düşünmüş. Leoparın yanına giderek neler olduğunu anlatmış. Leopar köpeğin yaptıklarına çok sinirlenmiş ve maymuna "Atla sırtıma, gidip şunu yakalayalım" demiş. Ancak minik köpek neler olduğunu ve leoparın sırtında maymunla birlikte süratle kendisine yaklaştığını görmüş. "Şimdi ne yapacağım?" diye düşünürken kaçmaya teşebbüs etmemiş. Bunun yerine arkasını leoparın geldiği yöne dönerek kemikleri kemirmeye devam etmiş. Tam leopar saldıracakken yine kendi kendine konuşmaya başlamış:
"Bu aptal maymun da nerede kaldı? Yarım saat önce bir leopar daha getirsin diye
gönderdim hala haber yok!"
 
Diplomasi böyle bir şey işte: Yapabiliyorsan, hızlı düşün, sakin ol, güçlü görün, düşmanını kendi silahı ile yen...

Temmuz 11, 2006

Çocuğu olanlara ya da çocuğu önemseyen herkese

Selma, 6 çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuydu,  bana geldiğinde 8 yaşındaydı.  Selma'nın onu psikolojik olarak susmaya iten,  "seçici konuşmazlık"  dediğimiz  sürece getiren olaylar beş yaşındayken  başlamıştı.
Selma, beş kardeşi, anne ve babasıyla kendi  halinde normal bir yaşam  sürerken , bir gün annesi hastalanıyor. O dönemlerde beş yaşlarında. Kendisinden  büyük  iki abla, bir ağabey ve kendisinden küçük iki  kardeş daha var.. Küçük kardeşin yeni doğduğu dönemde anne ciddi  sağlık sorunlarıyla karşılaşıyor.  Uzun süre tedavi görüyor. Yoğun  uğraşılara rağmen iyileşmiyor.  Hastane ortamından evine gidip son  günlerini evinde  huzur  içinde yaşasın diye doktorlar tarafından eve  gönderiliyor. Birkaç ay evde babaanne, hala ve benzeri yakın  akrabaların  yardımıyla yaşatılıyor.  Bir gün hayata gözlerini kapatıyor.Anneye en fazla  ihtiyaç  duyulan bir dönemde anne, Selma'nın hayatından çıkıp  gidiyor.

Aradan 1,5 yıl geçiyor. Kendi hallerinde bir  şekilde yaşamaya alışıyorlar. Büyük kızlar evde yemek yapıp, en küçük  çocuklara annelik yaparken, Selma  babasıyla birlikte dükkanda çalışıyor. Dükkanları evin hemen alt katında   olduğu için  baba endişe duymadan  iş  hayatına devam ediyor. Çocuklarını kimseye muhtaç etmeden yük  etmeden  idare  ediyor.
Bir gün ablalar ve ağabey, kardeşlerini alarak  yakın akrabalarına
gidiyorlar. Selma babasının yanından ayrılmıyor. Çok  ısrar ediyorlar ama
istemedigi için gitmiyor. Babası da gitmemesine ses  çıkarmıyor.  Öğleden sonra baba kız dükkanı temizlemeye  başlıyorlar. Selma  babasının istediği gibi her yeri bi güzel temizleyip  süpürüyor. Daha sonra  radyoyu açıyor. Müzik dinlemeye başlıyor. Ancak dışardan  gelen sesler nedeniyle  müziği duyamadığı için, sesini iyice açıyor. Babası da başının  ağrıdığını  söyleyerek müziğin sesini kısmasını istiyor. Selma, babasının söylediğini duymamış gibi  yapıyor. Hani çocuklar sıklıkla  yaparlar ya.. Bir süre sonra babası, başının çok ağrıdığını  söylüyor. Yüzü  asılıyor. Selma, gidip gelip babayı kontrol ediyor baş  ağrısı geçti mi diye. Babası  baş ağrısına dayanamayarak eve ilaç almaya  çıkıyor. Sıcaktan  bunaldığını, kendini kötü hissettiğini söylüyor. Dükkana  dikkat etmesini hemen bir  ağrı  kesici   alıp geleceğini de ekliyor.  Eve çıkıyor. Aradan epey zaman geçmesine rağmen  baba yok. Bekliyor  baba  yok. Merak edip yukarıya babasına bakmaya çıkıyor.  Eve giriyor. Babasına sesleniyor. Cevap yok. Tam  oturma odasına  giriyor ki babası o anda Selmanın gözleri önünde kalp krizi  geçirmeye başlıyor. Selma  babasının çırpınmalarına, yerde  tırmalamasına...vs. şahit oluyor. Babası son nefesini verip yerde  cansız yatarken,  uyandırmaya çalışıyor. Babası uyanmıyor... Camdan aşağı doğru bağırmaya başlıyor: 

"İmdat.. Babama bir şey oldu... Yardım edin!.."  kısa süre içinde ev
mahalle halkıyla doluyor...
Cenaze işlemleri bitince 1,5 yıl önce anneleri ölen bu altı kardeşin ne  olacağı tartışması başlıyor.. kimi "yanımıza  alalım", kimi "yuvaya
verelim", kimi de "hepsine birden nasıl bakacağız"   diyor. En sonunda akrabalar aralarında anlaşıyorlar."herbirimiz birisini alalım. Böylece çocuklar yurtlarda perişan olmaz, arada sırada da olsa birbirlerini görürler." diye düşünüyorlar. Selma' yı çok sevdiği halası alıyor. İki yıldır Selma yanlarında ve hiç konuşmuyor. 
Duyduklarım beni çok etkilemişti. Daha önce gidilen uzmanların  isimleri beni endişelendirmişti. Bir yandan da bir şeyler yapabilirim belki diye
düşünmeden edemiyordum. Hikayesinden çok etkilendigim bu kızı merakla bekliyordum. Halası olan biteni tek tek anlattı. "Gelinimiz ve ağabeyimin ölümünden sonra ben de onu bir türlü mutlu edemedim. İki yıldır yüzü hiç gülmüyor. Kendiliğinden hiç bir şey yapmıyor. Sadece konuşmasa neyse ama sanki kurulmuş bir robot gibi.örneğin sofraya oturup yemek yiyeceğiz
" Hadi Selma sofraya otur!" diyoruz oturuyor. Hadi Selma artık kalkabilirsin demeden kalkmıyor. Önceleri aldırmadık. Baktık olmadı karşımıza aldık uzun uzun konuştuk anlattık. Ona evimizin bir kızı olduğunu, evdeki herkes kadar her şeye hakkı olduğunu... Hiçbiri fayda etmedi. Zamanla öfkelenip
inadını kırmak için bazı taktikler uygulamaya başladık. Sofra hazır olunca
gel otur demedik, aç kaldığı günler oldu. Ya da artık kalkabilirsin demedik saatlerce sofrada oturdu. Hadi artık uyu demedik , sabaha kadar koltukta öyle oturdu. Vicdanın yoksa söyleme..."
Onunla yaptığım ilk seans dün gibi aklımda. Hal hareketleri dinlemiyormuş gibi ama tüm alıcılarını bana çevirdiğini hissettiğim tavırları. 

- Biliyor musun ben seni çok sevdim 

- ......
- Vallahi çok ciddiyim, çok sevdim.
- .....
- Ne güzel hiç konuşmuyorsun, diğer çocuklar gibi kafamı şişirmiyorsun ..
Gözlerimin içine bakıp gülümsemesini saklamak ister gibi dudaklarını ısırarak başını salladı.
- Biliyor musun bazen çocukların hayatlarında bazı şeyler yolunda gitmiyor,
benim işimse bunları yoluna koymak. Beni dinlediğini biliyorum .. hatta
benimle konuştuğunu bile hissediyorum. Çocuklar benden yardım isterler,
ben  de onlara yardım ederim. Bu hep böyle oldu.
- .......
- Ama şu an işler değişti. Sana yardım etmeyi ben istiyorum. Eğer bana yardım edersen , izin verirsen seni susturan şeyin ne oldugunu bulurum. Gerçekten... inan bana...izin verir misin?   

Başını salladı!   Evet başını salladı!
- Elimde bazı resimler var, o resimleri cocuklara gösteriyorum onlar da bana resimlerle ilgili hikayeler anlatıyorlar. Onlar bana hikaye anlatınca ben  de onların mutlu olmasını sağlıyorum. Yani bütün sır hikayede. Biliyorum sen konuşmuyorsun. Ama hikaye anlatmak istersen, konuştuğunu kimseye söylemem. Bu ikimizin sırrı olur. Anlaştık mı?
Bir süre düşündü. Başını saga sola salladı. Evetle hayır arasında gidip geliyordu. Birden evet anlamına gelecek şekilde başını salladı. Karşımdaydı... ben ona resimler gösteriyordum o da bana hikayeler
anlatıyordu. İşimiz bittiğinde ona çok teşekür ettim. Anlattıklarını analiz etmeye bile gerek yoktu. O kadar saf, o kadar temiz, o kadar kendi hikayesini anlatmıştı ki... Selma!nın bilinçaltı karmakarışıktı.
İşte Selma'nın analizden geçmesine bile gerek bırakmayan, halasını
dinlerken gözyaşlarına boğan, beni analiz yaparken hıçkırıklara boğan
hikayesi...
"Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar bir ülke varmış. Bu ülkede
anne babasıyla yaşayan çok mutlu çocuklar varmış. Çocuklar kardeş
kardeş hep oynarlarmış, anne babaları onlara hiç kızmazlarmış. Bir gün bu
çocukların annesi hastalanmış. Çocuklar çok üzülmüş. Ama kimse çocukların üzüldüğünü anlamamış. Anneyi hep hastaneye götürmüşler. İlaçlar vermişler. hem de acı acı ilaçlar. Anne, sırf çocuklarını yalnız bırakmamak için içmiş bütün o acı ilaçları. Çocuklara hep annelerinin iyileşeceği söylenmiş. Bir gün anneyi eve getirmişler. Çocuklar anne geldi diye çok mutlu olmuşlar. Anne hep yatakta yatmaya başlamış, artık  cocuklarına yemekler yapmıyormuş. Çocuklar çok üzülmüşler. Annelerinin yanında oyunlar oynamaya başlamışlar. Annelerinin yanında niye oynuyorlarmış biliyor musun ? Anneleri eğlensin diye. Ama babaanneleri hep kızıyormuş onlara. "Gürültü yapıp durmayın. Anneniz zaten sizin yüzünüzden hastalandı" diye. çocuklar çok yaramazlık yaptı diye anne hastalanmış meğer. Çocuklar da anne iyileşsin diye onu eğlendirmek istiyorlarmış ama kimse anlamıyormuş. herkes çocuklarını azarlayınca anneleri de cok üzülüyormuş..
Birgün anne ölmüş. Herkes ağlamış. Çocuklar annenin neden öldüğünü
anlamış. Yaramazlık yaptılar diye. Çocuklar evde babalarıyla yaşamaya
başlamışlar. Bir gün anneanne gelip yemek yaparken, çocuklar gürültü yapmışlar. Anneanne onlara kızmış "kızım sizin yüzünüzden hasta oldu. Hiç
annenizin sözünü dinlemediniz hasta ettiniz kızımı. Sizin yüzünüzden de öldü. Sözümü dinlemeyip gürültü yapar,çok konuşursanız beni de öldürüp ortada kalacaksınız. Kim bakacak size?" demiş.
Bir gün Selma , babasıyla dükkanda oturuyormuş. Ablaları, kardeşleri  amcalarına gitmişler. selma babasının yanından ayrılmak istememiş. Hiç gürültü yapmadan hep babasına yardım ediyormuş. Anneleri çocuklar evde yokken hastalanmış ya. Babası yalnız kalır hastalanır diye yalnız bırakmak istemiyormus. Babaları çocuklarını hiç kızmıyormuş zaten. Gürültü yaptıklarında bile.. Selma dükkanda babasına yardım etmiş, her yeri mis gibi yapmış. Elleri de acımış biraz. Radyoyu açmış. Babasının başı
ağrımış. "Kızım kapat şunun sesini" demiş. Selma duymuş ama duymamazlıktan gelmiş. En sevdiği müzikler varmış. Babası biraz sonra eve gitmiş. İlaç alıp gelecekmiş. Gitmiş gelmemiş. Selmanın aklına hemen anneannesiyle babaannesinin söyledikleri gelmiş. Annesi zaten cocukların yaramazlıgı yüzünden ölmüştü ya. Selma çok korkmuş eve çıkmış. Babasını aramış. Odaya girince bir bakmış, babası bir şeyler yapıyor. Selma çok korkmuş. Babası Selmaya "git" der gibi işaretler yapmış. Selma gitmemiş. Babası yerde uyumaya başlayınca uyandırmaya çalışmış. Uyandıramayınca ağlamaya başlayıp komşuları çağırmış. Sonra ev kalabalık olmuş. Selma kimseye söyleyememiş ama çok üzülmüş.. babası  " git "  dediği halde gitmemiş. Yine babasının sözünü dinlememiş. Eger gitseydi, müziğin sesini açıp babasının başını ağrıtmasaydı babası ölmeyecekti. Selma'nın yüzünden öldü.Akrabalar çocukları paylaşmışlar. Selma ablalarından ayrılmak istememiş. Küçük kardeşini de çok seviyormuş. Halası yanına gelip   "kızım sen artık benim kızımsın bizimle yaşayacaksın"   demiş Selma çok mutlu olmuş. Öyle mutlu olmuş ki, halasını çok seviyormuş, istediği zaman kardeşlerime götürürler, diye düşünmüş.. Halasının evine gidince "artık bunlar benim yeni anne babam" demiş kendi kendine. Ama birden korkmaya başlamış. "Annemle babamı ben öldürdüm. Yaramazlık yaptım sözlerini dinlemedim. Yeni annemi babamı çok seviyorum. Ya onlara da bişey olursa ben ne yaparım.?" Sonra aklına bir şey gelmiş. Gece yatmadan önce yatağının başucuna oturup dua etmeye başlamış."Allahım .. ben çok yaramaz bir kızım. Annem babam benim yüzümden öldü. Halamlar çok iyi insanlar. Ne olur benim yüzümden onları da yanına alma. Eğer onları da alırsan ben kimin yanında kalırım? Ne olur Allahım bana yardım et. Hiç konuşmamam için bana yardım et. Ne zaman gürültü yapıp söz dinlemesem annem babam ölüyor. Hep susmam için bana yardım et Allahım. Ne söylerlerse yapacağım, onlar söylemeden hiç bir şey yapmayacağım... ne olur onları benden alma!.."
O günden sonra Selma hiç konuşmamış. Gülmemiş. "Eğer gülersem evde
gürültü olur, başları ağrıyıp ölürler" diye korkmuş. Hep susmuş..
Hikayesi bitince Selma gözlerimin içine baktı ve ekledi;
"Biliyor musun? Hala her gece dua ediyorum. Allahım nolur konusmayayım, konusmamam için bana yardım et! diye. Bazen çok mutlu oluyorum. O zaman çok korkuyorum sevinçten çığlık atarım da gürültü olur, annem ölür diye"
O küçük bedeniyle ne kadar büyük bir görev üstlenmişti.
Kaçımız en konuşkan, en geveze çağımızda kendimizi susturmayı başarabiliriz ki?
Kaçımız bir dondurma alındıgında bile sevinç çığlıkları atabilecekken, bu yogun duyguyu bastırıp susmaya devam edebiliriz ki?

Kaçımız?
Bu kadar sevilmek... bu kadar değer verilmek...

                                                               Psikolog / Psikoterapist
                                                                 Mehtap Kayaoğlu
                                                      "Öpücük kutusu" adlı kitabından

« Önceki :: Sonraki »